Artık (nihayet) şüphemiz yok: Her birey, var olduğunu (öncelikle kendisine) kanıtlamasını sağlayan hikâyelere muhtaç. Onun konturlarını belirginleştiren, kumaşını ortaya koyan, kim olduğunu “açık eden” anlatılardan bahsediyoruz elbette hikâye derken.

Şüphenin olmadığı bir başka nokta daha: Her hikâye eşyanın tabiatı gereği bir tasarımdır da.

İster kolonyal geçmişte fırtınadan kurtulan bir gemideki yeni çağ mürettebatınınki olsun, ister iki ilk çağ kabilesi arasındaki husumeti gideren bir akilinki, ister uluslararası bir markanın EMEA bölgesindeki tüm çalışanları hedef alacak bir iletişimi yönetecek bir modern beyaz yakalı olsun, ister uzay çalışmalarındaki öncü rolüyle türün yaşadığı gezegenden ayrılmasını sağlayan bilim insanlarından biri, tarih boyunca yaşamış, şu an yaşayan ve gelecekte de yaşayacak istisnasız herkesin kendine has olması gereken bu tasarıma, hikâyeye ihtiyacı var.

Bir adım daha atalım.

Bireylerin olduğu kadar onların oluşturduğu toplulukların da hikâyeye ihtiyaçları yok mu?

İçeriği kadar popülaritesi ile de ses getiren Yuval Norah Harari’nin Sapiens ve Homo Deus’undaki gibi çokça çağdaş teze göre var.

Hatta onlardan çok daha fazlalarının dahi hikâyeye ihtiyacı var.

Peki ne kazandırıyor bu topluluklara hikâye?

Cevap basit fakat derin: İletişim ve iktisadi bilimlerde “raison d’être” olarak da ifade edilen varoluş nedenini.

waytosay blog’un bu girisinin ana savı nihayet beliriyor: Her bir bireyin olduğu gibi o bireylerin bazılarının bir araya gelerek oluşturduğu istisnasız her topluluğun, haydi daha da ileri giderek söyleyelim, her markanın bir hikâyeye ihtiyacı var. Var olabilmesi ve hayatta kalmaya devam edebilmesi için.

Ne ki, bu yeni bir sav değil elbette. Özellikle XX. asırda iletişim stratejistlerinin en çok kafa yordukları konulardan birinin, markaların müşterilerine (nihai tüketiciye) anlatacakları hikâyelerinin ne olması gerektiği bilinen bir veri.  Asıl mesele, çeşitliliğin, rekabetin, seviyenin, bireysel hedeflerin, istihdam politikalarının bu kadar kompleksleştiği bir zamanda, markaların çalışanlarına anlatacakları hikâyede. Zira, gücün kaynağının dışarıda olduğundan çok “içerde” olduğunu düşünenlerin sayısı her geçen artıyor.

Peki böyle bir ortamda markalar çalışanlarına nasıl hikâyeler anlatmalı?

Bunu düşünmezden önce gelin, elimizdekileri bir araya getirelim.

Her marka, tıpkı bireyler gibi bir hikâyeye muhtaç. Daha da önemlisi hedef kitlesinin algı periferisi içinde bu hikâyeyi anlaşılır, hatırlanır ve özgün kılmaya da.

Peki bunun yolu nerede?

Sona yaklaşırken başı hatırlatan her hikâyenin gücü ile: Tasarımda. Daha önceki girilerde tasarım tanım ve işlevini irdelerken vardığımız nokta ile fikirde.     Markalar artık bırakın her geçen günü, gün içinde bile değişen yeni medya yetileri karşısında iletişim stratejilerini reforme etmeye uğraşadursun; içeriye anlatılan hikâyelerin onları dışarıya da yansıyan bir domino etkisiyle nasıl güçlendireceğini keşfetmek durumundalar.

Tıpkı basit bir iş ilanı fikrinin, ilanı veren markayı oluşturan insanların kim oldukları, nasıl organize oldukları, işi nasıl yaptıkları ve bir araya geldiklerinde oluşturdukları komünitenin neye benzeyeceğini (üstelik hiç konuşmadan) anlatabildiği gibi, her markanın içeriğe anlattığı hikâyeyle dışarıdaki hedeflerine ulaşacağı bir devir açıldı.

Yeni, özgün, fonksiyonel ve elbette estetik hikâyeler her bireyin olduğu kadar her çalışanın da hakkı.

Sıra onları “tasarlamakta.”

Onur Bulakbaşı

 


waytosay'den etkinlikler, blog yazıları ve haberler konusunda mail almak için abone olun.
Invalid email address