Sanırız bu başlık, bir metin için “tasarlanabilecek” en klişe söz öbeği.

Peki, iletişim tasarımcıları olarak bu (klişe) değişimin belirleyicilerinden mi yoksa takipçilerinden mi olduk?

Stratejisi, içeriği ve mecrası ne olursa olsun ticari bir meta olarak değer barındıran üretimlerde çalışan neredeyse tüm tasarımcılar, “üretim araçları”nın müşteriler tarafından da erişilebilir olduğu bir çağa merhaba diyeli çok oldu.

Artık iletişim ajanslarında çalışan çizerlerin kullandığı yazılımların “how to” videoları YouTube’da, eriştiği stok görseller herhangi bir stok görsel platformu üyeliğinin ucunda,  ilham ve/veya referans aradıkları “yapılmış”lar sosyal medyada.

Peki bu koşullarda bir görsel iletişim tasarımcısı için özgünlükten de öte sürdürülebilirlik nerede?

Ajans müşterisinin yalnızca yukarda bahsettiğimiz teknik erişilebilirliklerden değil, mecbur bırakıldığını düşündüğü makro ölçek ekonomisi (zaman/maliyet/kâr dengesi) ile de ucuzlaştırma eğilimine gittiği yaratıcı süreçler nasıl ayakta kalabilmeye, ticari değerlerini korumaya devam edebilecek?

Sorun (veya çözüm) yalnızca özgünlükte mi? Özgünlük arayışının bizatihi kendisi klişe olmasın?

Sanırız (bazılarımız için “Korkarız” diye de başlanabilir) özgünlük buradaki anahtar kelime değil.

Gelin bu savı biraz irdeleyelim.

Öncelikle işi üreten-tüketen kontekstinden çıkartıp, sibernetikte de kullanılan anlamıyla alıcı-verici temeline dek indirelim. Bir mesajın verici bünyesinde tasarlanıp, ondan ayrıldıktan sonra, iletildiği mecra ne olursa olsun, alıcıya ulaştığında da bir anlam barındırmaya devam edebilmesi için, mesajın o alıcının konu hakkında önceden bildiği bilgilerle “linklenebilir” olması gerekir. Örneğin iletişim tasarımcılarının sıklıkla başvurduğu metafor kullanımında bu kuralla çokça karşılaşmak mümkün. Metaforun çalışabilmesi, hem onu tasarlayan hem de ona muhatap olanın gözünde daha önce de benzer bir metaforun çalışmış olması zorunluluğuna bağlıdır.

Şimdi bu temel savı iletişim tasarımına taşıyalım.

Tasarımcıyla müşterisi arasında, yapılan iş üzerinden kurulan ilişkide “pazarlık akçesi” olan özgünlük, tamamen her iki tarafın daha önceki deneyimleri, birikimleri, algı periferileri hatta yaşayış tarzlarıyla sınırlı kaldı değil mi? İşte tasarımın sübjektivitesi ile tanıştığımız nokta tam da burası. Yani özgünlüğün kendisi değil, onu değerlendiren “parti”lerin daha önce hangi koşullarda, hangi bilinç ve farkındalık seviyesinde,  hani mesajlara, hangi şekillerde maruz kaldığı. Tasarım, onun üreticisi ve müşterisinin kim olduğuna göre önce anlam ardından değer kazanır. İyice harlayalım: Özgünlük görecelidir.

Stratejistlere göz kırparak diyebiliriz ki: Ancak doğru teşhis, tedaviyi anlamlı kılıyor 🙂

Peki çıkış yolu orada da değilse nerede?

Bilhassa tasarımcı-müşteri ilişkisi içerisinde, yine klişe bir tabirle “fikirde”.

İster var olan hatta klişeleşmiş bir metafor tasarımındaki manipülasyonla olsun, ister brief sahibi ve muhatabının geçmediği yollardan (multidisipliner yaklaşım) beslenmekle, fikrin kendisinde. Mecrası ne olursa olsun (Film, Billboard, Sosyal Medya Post’u, gerilla) tasarımın bir “tasarım fikri” barındırmasında.

Değişim değeri olan tasarımları üreten işçiler olarak, sürdürülebilirliği mecrada, özgünlükte veya “ilişki yönetiminde” değil, fikrin kendisinde bulmaya devam etmek zorundayız. Bu çıkış yolu üzerinde çokça, hatta sürekli düşünmeye irdelemeye devam etmek zorunda olduğumuz gibi.

Klişeyle başladık, onunla (şimdilik) bitirelim:

Devam edecek.

Onur Bulakbaşı