2000’li yılların sonları… atv koridorlarında elimde bir görüntü listesi, dev dolapların olduğu bir odada alıyorum soluğu. Arşiv görevlisi elimden listeyi alıyor, kasetlerin numaraları ve time code’ları elimde dev arşiv dolaplarının kollarını çeviriyorum. Binlerce kasetin arasında 6 metre yuksekliğindeki rafların arasında betacam kasetleri arıyorum, rafladan indiriyorum ama bazılarını bulamıyorum. İçinde tarihe tanıklık etmiş görüntülerin olduğu kasetler ortada yok!

Broadcast yayıncılığın betacam üzerinden yapıldığı  son dönemlere denk geldiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum. Analog sistemi detaylıca yaşayıp öğrenip dijitale geçiş sürecine ayak uydurabilenler bence teknolojinin ekmeğini doyasıya yiyorlar. Bu yazıda biraz bu süreçten de bahsetmek istiyorum…

Betacam, yani banda kayıt kapılan kaset teknolojisi SVHS teknolojisinden hemen sonra hayata geçti. O günler Betacam’ın kalitesi karşısında gözlerimiz ışıldıyordu. Kasetler çok pahalı, okuyucular çok çok pahalı, hele kayıtcılar olağanüstü ateş pahasıydı. Montaj stüdyolarının 1 odası 600-700 bin dolar civarında demirbaşa sahipti. Ta ki, masaüstü yayıncılık hayatımıza girene kadar.

Önce Velocity montaj setleri, sonra Adobe serileri, Avid, Final Cut derken kamera sistemleri de karta kayıt etmeye başlayınca 100.000 dolarlık teypler yerini firewell kabloya bıraktı. Ben bu devrimin en önemli faktörünü bu basit kablo olarak görüyorum.

Bu gelişim yolculuğunun en kritik dönemeci ise kartın içindeki görüntüleri göremeyen görüntü yönetmenlerini kaset yerine karta çekmeye ikna etmek oldu. Zaten negatiften betacam’a geçerken büyük bir travma yaşamışlardı ve kart onlar için uzayda bir boşlukdu. Fakat Yeşilçam ve TRT kökenli kameramanların travmaları kayıtçı değişikliğiyle bitmeyecek, yıllar sonra hayatımıza giren DSLR ile bir çoğunu DXC370 Kamera Kullananlar  Derneği’nde Yönetim Kurulu Üyeliği görevine getirecekti.

Peki bu kadar veri, önce full HD, sonra 2k ve şimdi de 4k görüntüler nerelerde saklanacaktı? Hard Disc’ler, server’lar yetmiyordu. 720p görüntüleri bile dev arşiv odalarında yüksek raflarda saklıyorduk;  ki bu kalitede görüntüler başka nerede saklanabilirdi?

Cevap yine teknolojideydi. İşte şu an hemen herkesin telefonunda bile kullandığı Cloud (bulut) teknolojisi imdadımıza yetişti. Hemen her yerden yüzlerce terabayt’lık dosyalarımıza ulaşabiliyor, onları bilgisayarımıza istediğimiz an indirebiliyor ve kullanabiliyoruz artık. Dosya isimleri kaset numaralarına, time code’lar da capture name’lere evrildi…

2000’li yılların başı, arşiv odasındayım kasetleri bulamıyorum, arşiv bilgisayarına kaset numarasını giriyorum ve yanda bir yazı beliriyor. Selde kayıp.

2000 yılı Ayamama Deresi taşıyor; atv 2000 binasının zemin katını götürüyor. İçinde yüzlerce kaset ve görüntüyle birlikte…

“Acaba şu an bulutlarımızda da bir sel olur ve dosyalarımız da kaybolur mu?” diye düşünmeden edemiyorum.  Olsa bile elbet, onun da bir çözümü bulunur. Ya teknikle ya da daha ileri bir teknikle!

Emrah Bağdatlı


waytosay'den etkinlikler, blog yazıları ve haberler konusunda mail almak için abone olun.
Invalid email address