Çok değil, bundan bir yıl öncesine kadar uzaktan çalışma sistemi hemen hemen hepimize adı gibi “uzaklardan” göz kırpan bir kavramdı. Ülkemizdeki pek çok kurumun yakın geçmişte hâlâ tartıştığı ve deneme noktasında dahi tereddütler yaşadığı bu iş yapış şekli, yeni normalde hızla hayatımıza girdi. Öyle ki, işini internet ve bilgisayarla her yerden yürütebilme imkânına sahip olan pek çoğumuz, bu sisteme kısa zamanda entegre olduk.

Nitekim uluslararası danışmanlık şirketi Deloitte’un Nisan 2020’de yayınladığı İşin Geleceği: Uzaktan Çalışma Sisteminde Organizasyonel Dayanıklılığı Korumak araştırmasına göre, tüm Türkiye genelinde katılımcıların büyük çoğunluğu pandemi öncesinde yaygın bir evden çalışma uygulamalarının bulunmadığını söylüyor. Ancak yine aynı araştırmada, her dört kurumdan üçünün COVID-19 döneminde bu uygulamaya hızlı geçiş yaptığı ortaya çıkıyor. Bu veri, kurumların uzun yıllardır gündeminde olan dijital dönüşüm sürecinde esasen hatırı sayılır bir yol aldıklarını ve agile (çevik) karar alma reflekslerini geliştirdiklerini gösteriyor.

En temel refleksimiz devrede: Ayakta kalma ve anlamlandırma çabası

Sıra dışı durumlara, beklenmedik gelişmelere kısa zaman içinde uyum sağlamak, aslında bizler için yeni bir bilgi değil… Yüzyıllar boyunca insanın yaşamda kalabilme mücadelesinin temelinde; önüne çıkanları, hayatına etki edenleri anlamlandırma çabası yatıyor. Bizler de bu kaotik süreçte yüzleşmek durumunda kaldığımız ortak tehdide karşı savunma mekanizması olarak yine en temel bilgiyi hatırladık. Hayatla bağımızın kuvvetinin kırılmaması için o en temel bilgiye, “anlamlandırmaya” sarıldık. Bunu yaparken, bir kez daha yöneldiğimiz şey, bulunduğumuz koşullarda yaşam kalitemizi artırabilmek ve ana odaklanabilmek için yaratım ve üretim döngüsü içine girmek oldu. Kimimiz evinde ekmek pişirdi, kimimiz belki hep hayalini kurduğu enstrümanı çalmayı öğrenmeye yöneldi. Kimimiz yazdık, kimimiz okuduk, kimimiz söyledik.

Bireysel olarak yaşama tutunma, zorluklara göğüs germe, düşünce yeniden ayağa kalkma içgüdüsü, sürdürülebilir ve sağlam bir kurumsal yapı için de olmazsa olmaz. Tıpkı özel hayatlarımızda belirli bir güçlüğü birlikte çözüme kavuşturduğumuzda ilişkilerimizin sağlamlaşması gibi organizasyonlar içinde de zorlukları birlikte göğüsleyebilmek, kurum ile çalışanlar arasındaki bağı güçlendiriyor. İşte bu noktada kurum kültürünün gücüyle eşgüdümlü ilerleyen, son dönemin öne çıkan kavramlarından “organizational resilience” yani kurumsal dayanıklılık/yılmazlık devreye giriyor. Gelin, şimdi kurumsal dayanıklılık kavramını ve uzaktan çalışma sürecine yansımalarını birlikte keşfedelim.

Kurumsal Dayanıklılık nedir?

Dayanıklılık (resilience) en genel ifadeyle engelleri bertaraf etme, değişime uyum sağlama ve güçlükler karşısında yılmadan devam edebilme yeteneği şeklinde tanımlanıyor. Peki, kurumsal dayanıklılık denince akla tam olarak ne gelmeli? Şirketler açısından dayanıklılık ne anlam ifade ediyor? Harvard Business Review Press tarafından Duygusal Zekâ serisi içinde yayınlanan Resilience- Duygusal Dayanıklılığınızı Artırın isimli kitapta, dayanıklı kurumların üç ortak özelliği aktarılıyor:

  • Gerçeği olduğu gibi kabul ediyorlar.
  • Hayatın anlamlı olduğuna dair dört elle sarıldıkları birtakım değerlerle desteklenen güçlü bir inanç besliyorlar.
  • Doğaçlama hareket etme konusunda esrarengiz bir beceriye sahipler.

Bu yıl pandemi nedeniyle online kanallardan gerçekleştirdiğimiz İnsan ve Marka 2020 etkinliğimizde, Türkiye’deki pek çok kuruma danışmanlık hizmeti veren Madalyon Psikiyatri Merkezi’nin kurucusu Psikiyatrist ve Yazar Gülseren Budayıcıoğlu ile resilience kavramını enine boyuna ele aldık. Hayatın bilinmezliklerle dolu olduğunu vurgulayan Budayıcıoğlu, “Kurumlarda da depremler olur. O depremler kurumları sallar. Tıpkı COVID-19 sürecinde yaşadığımız gibi… Bu gibi dönemlerde bazı kurumlar yıkılırken, bazıları sapasağlam ayakta duruyorlar. İşte resilience kavramını en çok bu örnekle sembolize etmek isterim. Kurumun o esnekliği, dayanıklılığı, birlikteliği, çelik gibi olma halini, güveni ve gücü kurumdaki tüm bireylerle paylaşıyor olması, o kurumun böyle ufak tefek rüzgârlarla yıkılmayacağının garantisidir zaten” diyor.

Şöyle bir düşündüğümüzde, doğası gereği uzaktan çalışma modeline geçebilen şirketlerin, gerçeği olduğu gibi kabul etme, “Sağlığımız için evde kalmalıyız” yaklaşımıyla insani değerlere sahip çıkma ve aniden beliren değişimlere spontane yaklaşma gibi özellikleri sergilediklerini görüyoruz. Bu doğrultuda operasyonel ihtiyaçlar doğru belirlendiğinde, “insan” faktörü her koşulda göz önüne alındığında ve proaktif yöntemler geliştirildiğinde, kurumsal dayanıklılığın uzaktan çalışma sisteminde de gücünü koruyabileceğini yani mesafelere yenilmeyeceğini söyleyebiliriz. Nitekim küresel araştırma ve danışmanlık şirketi Gartner’ın Nisan 2020’de yayınladığı Pandemi Açısından İşgücü Dayanıklılığı raporuna göre, pandeminin ekonomik etkisi yeni işgücü stratejileriyle beslenen maliyet tasarrufu yöntemlerini ortaya çıkaracak. Paylaşımlı ofisler ve/veya uzaktan çalışma seçenekleri daha popüler hale gelecek. Hatta uzaktan çalışma modeli, geleceğin iş sürekliliği planlarında, gerektiğinde devreye alınmak üzere hazırda bekletilen bir sistem olarak değerlendirilecek.

Uzaktan çalışma, kurum kültürü ve çalışan bağlılığı ilişkisi

Zorlu zamanlarda alınan kararlar, kurumun “normal” dönemlerde savunduğu misyon ve vizyon gibi sıradan tanımlamalarının çok daha ötesini görebilmemizi mümkün kılıyor. Özellikle bu gibi alışılmışın dışında seyreden dönemlerde kurum kültürünün güçlü olması ve çalışanların bu kültürün gerçekten bir parçası gibi hissetmeleri, kurumun sürdürülebilirliği ve dayanıklılığı açısından tartışmasız bir gereklilik. Pandemi ortaya çıktığı günden itibaren “Kurumum benim iyiliğimi gözetiyor, bana değer veriyor” diyebilen, bu güveni hisseden çalışanların, bu süreci şirketleriyle omuz omuza geçirmeye devam ettiklerini söyleyebiliriz.

Birlik ve beraberlik duygusunu yaşayan, uzaktan çalışırken dahi sabah kahvelerini çeşitli programlar aracılığıyla birlikte içen yani yalnızca iş akışını yerine getirmekle kalmayıp bir çalışma gününün molaları ve keyifli anları da dâhil tüm rutinlerini devam ettirebilen kurumlar kazanıyor. Şirketinin kendisini düşündüğünü bilen çalışanlar, kurumsal dayanıklılığı kuvvetlendiriyor. Elbette bu hissiyatı yaratan, kurum kültürü oluyor. Bu gibi kriz dönemlerinde, “Tüm parçalarımızla biz bir bütünüz ve bu parçalardan biri dahi eksik kalırsa kurumumuzun bel kemiği kırılmış demektir” bakış açısıyla yola çıkan ve çalışan için cazibe merkezi haline gelen işveren markası, bu bütünlüğün diğer bir parçası olan müşteriyi de kendisine çekiyor.

Samimi liderliğin gücü

Konfor alanımızdan çıkmamızı gerektiren dönemlerde liderlerin söylemleri ve eylemleri arasındaki tutarlılık, daha da fazla dikkate değer oluyor. Özellikle korku, kaygı gibi duyguların yoğun yaşandığı böylesi süreçlerde, samimi liderliğin kuruma ve çalışanlara kattığı değer, paha biçilemez. Peki, samimi liderlerin sahip olduğu özellikler neler? Gelin, birlikte göz atalım.

  • Hem çalışanlarının hem de şirketlerinin ihtiyaçlarını “ana göre” belirleyebilecek öngörüye sahip olurlar.
  • Kurumlarının işleyişiyle ilgili tüm aşamalarda şeffaflık anlayışını savunurlar.
  • Karşılıklı güven ilişkisi kurmaya özen gösterirler.
  • Sosyal bağlara, kapsayıcı olmaya ve iletişime önem verirler.
  • Esneklik ve empatiyi geri plana atmazlar.
  • Olumlu geribildirimin çalışanlar üzerinde yaratacağı sihirli etkiyi değerlendirirler.

Kurum kültürü, çalışan bağlılığı ve liderlik vasıfları gibi birden çok değişkene bağlı olan kurumsal dayanıklılık, uzaktan çalışma sisteminin de etkisiyle yeniden şekilleneceğe benziyor. Yepyeni deneyimlerle dönüşecek kurumsal dayanıklılık pratiğinin iş hayatına sunacağı sürprizleri merakla bekliyoruz.

waytosay