Birçok şirket ve çalışan, iş-yaşam dengesinin önemini sıklıkla vurguluyor ancak çok azı bunu gerçekten başarabiliyor. Özellikle herkesin sürekli görünür olmak zorunda hissettiği pandemi koşullarında çalışanlar kendilerini mesai saatlerinden çok daha uzun süreler çalışırken buluyorlar. Genellikle çalışkan ve hırslı addedilen bu davranışlar, çalışanların uzun vadede yıpranması ve tükenmişlik sendromu yaşaması ihtimalini artırıyor.

İsmini son yıllarda sıklıkla duyduğumuz tükenmişlik sendromu, çalışanların motivasyonunu düşüren, fiziksel yorgunluğun yanı sıra zihinsel yorgunluğa sebep olan ve iş dünyasında sık karşılaşılan bir durum. Dünya Sağlık Örgütü, 2019 yılında yaptığı tanımlamada bu sendromu, başarılı bir şekilde yönetilemeyen kronik iş stresinden kaynaklan bir sendrom[1]olarak tanımlıyor. Enerji kaybı ya da bitkinlik, kişinin işine karşı artan mesafesi veya işiyle ilgili olumsuz duyguları ve mesleki yeterliliğinin azalması gibi belirtilere sahip sendromun sebepleri arasında ise iş yerinde haksız muamele, yönetilmesi zor iş yükü, yöneticilerle kurulan iletişimin net olmaması ve makul olmayan zaman baskısı yer alıyor. Kişisel bir problem olmayan ve çevresel faktörlere bağlı bu sendromu önlemek için şirketlerin yapabileceği çok şey var.

Çalışanları kendilerine zaman ayırmaya teşvik edin

Birçok beyaz yakalının evden çalışma sistemine geçtiği bu dönemde iş-yaşam arasındaki çizgi de gittikçe belirsizleşti. Çalışanlar hafta sonu da dahil mesai saatleri dışında e-mail kutusunu ya da telefonunu kontrol etmeden duramaz hale geldi. Hal böyle olunca kişilerin kendilerine ve sosyal yaşamlarına ayırdıkları vakit de azaldı. Birçok şirket kültürü ise izin kullanmayı, işten bir süre uzaklaşmayı teşvik etmek yerine çalışanlarını bunun aksine itiyor. Bu kültürün yarardan çok zararı bulunuyor. Birçok araştırma[2], izin almanın uzun vadede verimliliği artırmaya yardımcı olduğunu gösteriyor. Bu sebeple çalışanları kendilerine vakit ayırmaları için teşvik etmenin, mesai saatleri dışında işle ilgilenmemelerini vurgulamanın yalnızca çalışanlara değil, şirketlere de faydası bulunuyor.

Wellbeing’i kurum kültürü haline getirin

Kurum kültürü, paylaşılan değerlerin, hedeflerin ve uygulamaların oluşturduğu bir bütündür. Şirketlerin çizdikleri imaj ve çalışanlardan beklentileri konusunda da özet niteliği taşır. Well-being’i kurum kültürünün bir parçası haline getirmek, çalışanların kendileri için daha mutlu ve daha sağlıklı iş ve yaşam ortamları yaratmasına yardımcı olur. Çalışanlar ideal iş-yaşam dengeleri kurmak için birbirlerini destekler, önceliği kendi sağlıklarına vermeye teşvik eder.

Makul hedefler koyun

Çalışanların hissettiği en büyük baskılardan biri beklentileri karşılayamama korkusudur. Yüksek performans gösteren çalışanlar bile, iş yükünün doğru yönetilememesi sebebiyle performans hedefleri ve beklentileriyle boğuşurken kendilerini umutsuzluğa kapılmış halde bulabilir. Bu sebeple şirketler, çalışanlardan beklentilerinin ve performans standartlarının makul olduğundan emin olmalı ve kısa süreli teslim tarihlerinden çok, yeterli zaman içinde hatasız işler yapmaya teşvik etmeli, çalışanlar fazla mesai yapmayı tercih ettiğinde veya son teslim tarihleri ​​zorlu görevleri tamamladığında, takdir etmeye ve karşılığını vermeye özen göstermelidir.

waytosay


Referanslar:

  • https://www.who.int/news/item/28-05-2019-burn-out-an-occupational-phenomenon-international-classification-of-diseases
  • https://hbr.org/2016/07/the-data-driven-case-for-vacation

waytosay'den etkinlikler, blog yazıları ve haberler konusunda mail almak için abone olun.
Invalid email address